30 Aralık 2011 Cuma

2012 GÜZEL GELSİN...HOŞGELSİN


2012 dileklerimiz sayfalar dolusu, her sene yenileri eklenir eskileri güncellenir...bu sene de bir sürü dilek var beklenti var hayal var 2012'ye dair umutlar hiç bitmesin...
Bu sene hastane odasına sabahlarken öğrendiğim tek şey sağlık olmadığında hiç bir şeyin öneminin gerçekten kalmadığı...yaşamayan bilmez sevdiği, kanından canından birini o halde yatarken görmenin ne demek olduğunu, eli kolu bağlı kalmak neymiş o yatağın başında anlar, çaresizlikle tanışırmış insan..kimselere yaşatmasın Allah..
Bu sene o nedenle önce abim için sonra tüm sevdiklerim ve çevremdeki herkes için sağlık diliyorum, huzur diliyorum geri kalan her şey sırayla gelir zaten...
2012 beni duyuyorsa 2011'i aratma yeter sonrasında başka dileklerim olursa ki illa olur insanlık hali bir bir sıralarım:)

.......HERKESE MUTLU YILLAR......
.....TADINDAN YENMEZ BİR YIL OLSUN......



2 Aralık 2011 Cuma

AŞK MEŞK - KADIN ERKEK

Erkekler deli gibi aşık olurlar, zamanla akıllanırlar.
Kadınlar ise "akıllı gibi" aşık olurlar, zamanla delirirler.
Aşk, kadını ve erkeği farklı etkiler.
Aşık olan kadının gözünde başka hiçbir şeyin değeri kalmaz.
Aşık olan erkeğin gözünde ise herşey yeniden değerlenir. 
Çünkü aşık kadın "nasıl olsa bitecek" sezgisi ile hareket eder..
Aşık erkek ise "nasıl olsa sonsuza dek sürecek" yanılgısıyla...
Aşık kadınlar bu yüzden hep endişeli ve huzursuzdurlar;
Aşık erkekler ise melekler gibi dingin ve aptallar gibi bön.
Aşık olmak erkeğe yakışır.
Kadına asla. Kadına yakışan sadece aşktır....

MASKE

Bana aldanmayın!
Yüzüm bir maskedir,
Sizi aldatmasın.
Binlerce maskem var,
Çıkarmaya korktuğum,
… Ve,
Hiçbiri ben değilim…
Olmadığımı göstermek
İkinci doğam oldu.
“Kendinden emin biri” dersiniz,
Sanki güllük gülistanlık
Benim için herşey…
Adım güven belirtir,
Ve,
Oyunumun adı
“Ağırbaşlılıktır”.
İçimde ve dışımda denizler sakin,
Her şeyin kumandanı ben…
Kimseye gereksinme duymayan
Ben…
Fakat, inanmayın bana,
Lütfen!…
Herşey dışta düzgün ve cilalı,
Hiç yıpranmayan, her zaman saklayan
O maske!..
Altta ne güven ne de rahatlık…
Altta,
Karışıklık, korku ve yalnızlık içinde bocalayan
Gerçek ben!…
Ama saklarım bu gerçeği savunuculukla…
Kimsenin bilmesini istemem…
Zayıf taraflarımı düşündükçe
Titrer ve sararırım…
Ya başkaları görürse iç dünyamı…
Gerçek ben ve yalnızlığımı!
İşte,
Maskelerimi onun için takarım…
Onun için, arkalarına saklanacak
Maskeler yaratırım…
Onlar,
Gösterişte kullanabileceğim
Parlatılmış yüzlerim.
Beni korur, bakan gözlerden…
Beni olduğum gibi kabul edecek,
Sevecek
Bakışları bulamazsam,
Solacak kuruyacak gerçek ben…
Ve,
Ben bunu biliyorum.
Beni kendi maskelerimden kurtaracak,
Kurduğum hapishaneden kaçıracak
Diktiğim engellerden aşıracak,
Beni seven,
Beni anlayan
Bakışlar olacak.
Bana,
“Sen değerlisin” diyecek,
“Maskesizken daha bir insansın”
“Daha yakın, daha bir dostsun”
Diyecek bir bakışa
Beni gören bir bakışa
Muhtacım…
Benim yanıma sokulman kolay olmayacaktır!…
Uyarırım seni dost!…
Uzun yıllar kendini yetersiz hissetmiş ben,
Sana kendini kolayca açamayacaktır…
Bütün gücümle tutunacağım maskelerime
Ne kadar sokulursan yakınıma,
O denli şiddetli geri iteceğim seni…
Kim olduğumu merak ediyor musun?
Hiç merak etme…
Ben çevrendeki
Her erkek ve kadınım…
Maske takan her insanım…

Charles C. Finn


29 Kasım 2011 Salı

UĞRAŞMA BIRAK...


Erkek kadın ilişkilerine herkes kendi açısından bir bakış koyuyor ortaya..her iki taraf da karşı cinsi anlamadığından şikayet edip duruyor..her ne kadar çocukluğumdan beri erkekler arasında büyüdüm desem de, yeri geldiğinde en sağlam erkek muhabbetlerinde onlardan biri gibi bulunsam da,en ağır aşk acılarına şahitlik edip akıllar versem,yanlışlarını doğrularını olanca patavatsızlığımla yüzlerine vursam da, yaşadığım her olay bana diyor ki erkekleri anlamak için daha kırk fırın ekmek yemem lazım,kır dizini otur kenarda boşuna uğraşma, bu çaba nafile...






28 Kasım 2011 Pazartesi

GÖZARDI ETTİĞİMİZ BİR KAÇ ALTIN KURAL

Az önce listemde olan bir astrolog şöyle bir ileti yayınladı..."mutlaka okuyun çok önemli"... okudum ve paylaşmak istedim..evet çok önemli...bilip de uygulamada eksik kaldığımız, gözardı ettiğimiz bir kaç nüanstan söz ediyordu hayata dair...mutluluk belki de bu bir kaç altın kuralın ardında gizlidir, ne dersiniz?

İlk kural :
"Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bunun anlamı şudur, hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır, ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler.

İkinci kural :
"Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır. Hiç bir şey, hem de hiç bir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi. Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile değiştiremeyiz. 'Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı' gibi bir cümle yoktur. Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır, dersimizi alalım ve ilerleyelim diye. Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatımızda karşılaştığımız her olay, mükemmeldir."

Üçüncü kural :
" İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır. Her şey doğru anda başlar, ne erken ne geç. Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazırsak, o da başlamaya hazırdır.

Dördüncü kural:
"Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir.
Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder. Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir." 

Kendine iyi bak. Tüm kalbinle sev. Sonuna kadar hayatın tadını çıkar. Hayatındaki her gün bir hediyedir, kıymetini bil..!

26 Kasım 2011 Cumartesi

YAŞAM SANA GELMEYE HAZIR..YA SEN??


Her şey gelir. 
Sen sadece alacak kapasiteyi yaratırsın;
her şey gelir... Sen sadece kapıyı açarsın. 
Yaşam sana gelmeye hazır. 
Sen o kadar çok engel koyuyorsun ki! 
Yaratabileceğin en büyük engel de yaşamı kovalamak. 
Kovalamacan ve koşuşturman yüzünden yaşam ne zaman gelip de kapını çalsa sen evde olmuyorsun...
OSHO

BELKİ BİR GÜN ÖZLERSİN - CAN YÜCEL

 
 
BELKİ BİR GÜN ÖZLERSİN

Biraz değiştim,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
Değiştim,
Unutamadığım sözlerinin arasında sıkışıyorum,
Bir yanım kendimi kolluyor bir yanım seni
Ben benimle savaşıyorum,
Seninle değil!
Sonucu kılıcı kuşananından belli olan bir savaşın
Ne kazanabileni ne de kaybedeniyim,
Sorun değil!

Elbet alışırım,

Biraz alıştım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Alıştım,
Varlığını istemediğim tüm eksik yanlarıma,
Ve çokluğunu da yokluğunu da istemediğim bu iki arada bir derede duyguya alışıyorum,
Bir yanım bırak diyor bir yanıma,
Kesin değil!

Henüz tanıştım,

Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Tanıdığımı sandığım bana daha da yakınım artık,
Duvarlara anlatırken öğrendiklerim kendi hakkımda,
Ve aynalara ağlarken gördüklerim kendi tarafımda…
Bir yanım memnun oldum diyor, bir yanım tanıyamadım daha,
Samimi değil!

Bir hayli kırıldım,

Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Canıma batan her halin felç gibi indi bedenime,
Gözlerimden tut da ciğerime kadar kırgınım!
Aslında ne sana, ne olanlara…
Kendime kırgınım…
Maziye hiç değil, an’a kırgınım.
Anlatamadığım, anlayamadığım masalların bana yaptıklarına,
Dinlediğim şarkılarda bana seni anlatan şarkıcılara,
Beni anlamadığın kelimelerin, bana, her şeyi anlatıyor gibi geliyor oluşlarına…
Bir hayli kırgınım…
Beni ben kırdım oysa,
İyi değil!

Galiba yoruldum,

Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Kendime kalbimi kanıtlamaktan,
Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan,
Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum


Can Yücel

20 Kasım 2011 Pazar

İYİ Kİ DOĞDUN MAVİ GÖZLÜ DEV


BİR AYRILIŞ HİKAYESİ
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz...
Kadın erkeğe dedi ki:
-Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
Ve ben artık
biliyorum:
Toprağın -
yüzü güneşli bir ana gibi -
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olan parmaklarına
başımı kurtarmam kabil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak..
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak...
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...
AYRILDILAR...
N.Hikmet

Bugün yani 20 Kasım 1901 Nazım Hikmet Ran'ın doğumgünü...Şiirleri ile yaşayan ve ölmeyen bir sevgiyi bir şiiri ile anmak istedim...İyi ki doğdun mavi gözlü dev...
Kaynak : http://siir.gen.tr/siir/n/nazim_hikmet/

17 Kasım 2011 Perşembe

BAHANEM ÇOK...

 
ben seni severim aslında da; 
düzenim bozulur diye korkuyorum...
durduk yere başımıza saçma sapan bir aşk çıkar.
sinemaya gitmeye el ele tutuşmaya falan kalkarız,
işin yoksa;saç tara,parfüm sık,küsmesi barışması,ayılması bayılması,ona baktın bunu süzdün tafraları...

HATTA;eninde sonunda kaçınılmaz ayrılması...
bukadar ceremeye ne gerek var.
uzaktan sev yar uzaktan...

9 Kasım 2011 Çarşamba

1881-193∞



Nur içinde yat Ata'm...Sana olan özlemimiz asla bitmeyecek...Herşeyin yolunda olduğunu müjdeleyeceğimiz yıldönümlerinin hayali bize güç veriyor...
...İzindeyiz...

4 Kasım 2011 Cuma

BEKLE..BEKLE...BEKLE...


Şu hayatta en sevmediğim şey beklemek...Birini beklemek, haber beklemek hangi çeşidi olursa olsun beklemek beni yoruyor...Gel gör ki sürekli bir bekleme hali söz konusu..Bugün yine bekliyorum...neticesinin olumlu ya da olumsuz olması umurumda değil sadece ne olduğunu öğrenmek istiyorum o kadar...ne olduğunu bilip ona göre bir yol çizmek istiyorum ve evet kabul ediyorum olumlu olması için dün akşamdan beri dua ediyorum, kalbim sıkışıyor...

3 Kasım 2011 Perşembe

ZOR BU DEVİR...


Hastane günlerinde yıllar önce bir yılbaşı gecesi bıraktığım günlüğüme yeniden başladım..bu defa yepyeni bir defterim ve tertemiz sayfalarım var..güzel bir hismiş unutmuşum...
O kadar çok şeyle uğraşırken kendimi ihmal ettiğimin farkına vardım..kuru gürültülerin arasında kendi iç sesimi dinlemeyeli, özeleştiri yapmayalı uzun zaman olmuş...özlemişim...

İlk etkisi ne oldu dersiniz, hayatımda gereksiz olduğunu fark ettiğim herkesi bir bir eledim..bahar temizliği gibi bir şey oldu..hafifledim..ne kadar yorduklarını, yıprattıklarını anlamak için geç mi kaldım diye hayıflandım önce, sonra dedim ki kendime asla geç değil..hiç birşey için..


Sonra bir gerçek daha çarptı yüzüme, eski defteri okurken bir de baktım ki yaşanan aşklar ne kadar gerçekmiş, hala gülümsetebliyorlar..oysa ne cep telefonumuz vardı ne msn ne facebook ne twitter...offf böyle yazınca çok yaşlanmış gibi hissettim kendimi birden:) Yoktu ama yalan değil ki, ev telefonlarından sessiz aramalarımız vardı en fazla sesini bir iki saniye duymak heyecanlanmamıza...okul koridorlarında karşılaşmak kalbimizi yerinde çıkarmaya yeter de artardı....ne şiirler yazmışım hala aşk kokuyor...

Aşk mı bizi terk etmiş, biz mi yaşamayı unutmuşuz, duygularımız mı körelmiş ne olmuş böyle anlamak mümkün değil...Sadece hangi sınıfta olduğunu, nerde oturduğunu, adını-soyadını bilmek yeterdi aşık olmaya hatta bazen onlara bile gerek kalmazdı bir bakışına, bir gülümsemesine ne hayaller kurulurdu şimdi yedi ceddini, an be an fotoğraflarını, hangi konuda ne düşündüğünü, bütün zevklerini bir iki tıkla önümüze serilen hiç kimse ile o heyecanlar yaşanmıyor...

Bu kadar güven sorunu da yaşamazdık eskiden...ne görüyorsak o kafiydi...şimdi anlatılan her şeye şüphe ile bakar olduk..ne de olsa ne bilmemizi istiyorsa onları anlatıyor karşımızdaki..gel de güven...

Çok da uzak geçmişte değildi bu güzellikler, 2000'li yıllara ramak kala lise sıralarındaydı ne çabuk geçti zaman, ne ara değiştik..çirkinleştik hep birlikte...

Aşk..aşk diye inleyip dururken ne ara aşkla meşki bu kadar yozlaştırdık..şimdi çık dışarı sor 10 kişiye, erkek-kadın fark etmez üstelik...herkes mecnun misali dolaşır ortalarda leylasına hasret...herkes bu kadar doğru kişiyi ararken, herkes bu kadar yalnız, bu kadar aşksızken nasıl oluyor da hiç biri birbirine denk düşmüyor...

Üstelik bir kötü yanı daha var sanal ilişkilerin, bir erkekle bir kadın arkadaş da olamıyor..çünkü bilmiyor, hiç görmemiş, mimikleri nasıldır, konuşurken espri mi yapıyor nedir durum belli değil..ee ne oluyor yazılan her şey bir şekilde ima mıdır diye üstüne alınıyor..al sana koca bir karmaşa...anlat derdini hayır gerçekten arkadaş olarak yaklaşıyorum ben sana inan başka bir ima yok yazdıklarımın altında diye...

Zor arkadaş zor...aşk da zor bu devirde, arkadaşlık da zor...

2 Eylül 2011 Cuma

KADININ İŞİ ZOR....


Biz kadınlar ne tuhaf varlıklarız...bazen kendimi çözmekte bile bu kadar zorlanırken bir erkekten bunu beklemek haksızlığın önde gideni olmaz mı?? Şöyle bir etrafımdaki hemcinslerime de bakıyorum aynıyız çoğumuz, birbirimizden çok farkımız yok maalesef...Nerede bir imkansız adam var gider ona saplanır kalırız...Bile bile üstelik...göz göre göre olmayacak duaya amin demeye kalkar sonra da aşk acısı çekiyoruz diye orda burda hayıflanıp dururuz..iş mi bu yani...

Öyle sohbet ederken sıraladığımız kalifiye aday adayları nedense hayatımızda hiç yer bulamaz kendilerine...kaşı gözü şöyle olsun,işi gücü böyle olsun,ailesi aileme,eşi dostu çevreme,hayata bakışı gözümün gördüğüne,hedefleri ilerilere...vs...vs..atar tutarız da sıra bizi yerle yeksan eden tercihlerimize şöyle göz ucuyla bakmaya gelince gözler kör olur,alıcılar kapanır...ağzımızdan çıkanların tam tersi özelliklere hep bir kılıf uydurulur...

Üstelik gelme ihtimali bile olmayan adamlara yanıp tutuşuruz, gelse de gelmesinin bizi mutlu edip etmeyeceğini bile sorgulamadan yaparız bunu...gelse de "hayır gelmen doğru olmaz sen olduğun yerde kalmalısın" nutuklarıyla geldiğine geleceğine pişman eder arkasını döner dönmez dünyanın en bedbaht kadını rolüne alışıvermiş buluruz kendimizi...

Ne zamana kadar sürer peki bu gel gitler?? O'nu unutturacak yepyeni bir arapsaçına rastlayana kadar...Daimi bir kısır döngü anlayacağınız..İyi güzel de biz kadınlar nasıl mutlu oluruz??...İşin kötüsü unutmayız, her defasında bilerek ya da bilmeyerek kıyaslarız..ne büyük hatadır halbu ki...Herkesi kendisi olarak kabul etmeyi bir türlü beceremez,gözlerimizi kapattığımızda gördüğümüz o hayali karşımızdakinde görmek isteriz...sanki gerçekmiş gibi...
Biz kadınlar aslında işin gerçeği hayal dünyamızdaki o asla somutlaşıp da karşımıza çıkmayacak adama aşık oluruz her defasında...karşımıza çıkan kişiler belirli aralıklarla değişse de onlara baktığımızda görmek istediğimiz silüet değişmez hep aynıdır...ilk aşktan son aşka kadar...ve en benzer olanı ile yola devam ederiz...

6 Ağustos 2011 Cumartesi

YANNI SORTİE'DE KONSER VERECEKMİŞ HEM DE BU EYLÜLDE...


Başka bir şey istesem olacakmış bu gece ama hiç pişman değilim şansıma Yanni çıktı...nasıl mutlu oldum anlatamam...

Tam dalmış şu aşağıdaki parçayı dinliyordum, birden nereden geldiyse aklıma Yanni neden İstanbul'da konser vermiyor dedim, can sıkıntısı bu ya google açtım ve şok oldum daha yeni Yanni Türkiye sayfası oluşturulmuş ve Yanni 18 Eylül Pazar günü Sortie'de konser vermek üzere İstanbul'da olacakmış...

Süper bir haber çok heyecanlandım bu habere ben...



14 Temmuz 2011 Perşembe

YİNE KARIŞTIM..

Bazen diyorum ki hiç bitmeyecek...hayat bu demek ki..ya da bana denk gelen kısmı bu..
Bazen diyorum ki, evet bitiyor işte hiç bir şey sonsuza dek aynı kalmaz elbette bitecek...


Anlaşılan o ki benim de gel-gitlerim oluyor, bende de duygusal parametreler bir nişte oluyor bir çıkışta..herkeste aynı olması ihtimalini düşünüp rahatlasam mı daha mı çok üzülsem bilemiyorum...

LINKIN PARK - ROLLING IN THE DEEP

12 Temmuz 2011 Salı

BON JOVI SICAK YUVASINA DÖNDÜ BENDEKİ ETKİSİ HALA DEVAMMM


Orta okul yıllarımızda tanımaya başladım Bon Jovi nihayet geçen hafta cuma gecemize konuk oldu hem de öyle böyle bir misafirlik değildi bu..yıllar süren beklemenin ardından nasıl bir heyecan olduğunu tahmin bile edemezsiniz...yediden yetmişe binlerce insan da benimle aynı fikirde olduğu için kesinlikle gönül rahatlığıyla abartabilirim hissettiklerimi:)

Tek kelime ile tarifi imkansız bir keyif yaşattı bize tam bir buçuk saat non-stop....ilk şarkıdan son şarkıya kadar bitmek bilmeyen bir enerji ve asla düşmeyen performansı ile büyüledi hepimizi....

Tuhaf olanı şu ki sanırım kendisi de her şarkısına başından sonuna kadar eşlik eden Türk izleyicisi tarafından büyülendi ve öyle gitti...yani en az bizim kadar memnun ayrıldı sahneden...
Hiiiçç mütevazi olmayacağım evet kesinlikle kendisi ve elbette ekibi olağanüstüydü ama biz de muhteşem bir izleyiciydik:))

Şaka bir yana izlediğim en ama en güzel konserdi bunu göğsümü gere gere de yazarım arkadaş:)
Arena stadındaki akustik ve de ses sistemindeki rezillik bile gecemize gölge düşüremedi çünkü biz saha içinde max 30 metre ilerimizde şakıyan şaheserin etkisinden hiç bir şey anlamadık ama tribünlerdeki arkadaşlarımız hissetmişler doğrusu...

49 yaşında bir hafta önce dizinden ameliyat olmuş bir starın hiç mi kaprisi olmaz dedirtti doğrusu, o nasıl bir enerjiydi hala etkisindeyim ne yalan söyliyim:)










22 Haziran 2011 Çarşamba

AŞK MI ŞİMDİ BU...



Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında. En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur. Gözyaşlarınız da, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak. Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; "Ölmek var, dönmek yok"tur.

Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını. Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya. Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz: "Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..." Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız. Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya..." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından. Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz. O, sevgisizliğinize yorar bunu... İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür. "Ya sev böyle ya da terk et" diye gürler. Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kâbusa dönüşür birden. Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size. Hoyrattır, bakmaz yüzünüze. Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkûm eder. Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden. "İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz.

Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz. "Madem öyle..." nin çağı başlar ondan sonra. Mademki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, mademki kıymetinizi bilmemiştir, o halde "günah sizden gitmistir". Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece. Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre. Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni. Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini. Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye. Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla... "Bana ne... Kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre...

Ama sonra, ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden. Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi. Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye. Dönüp "Seni hala seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden. Dönemezsiniz. Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız. Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz. Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu...

Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.
Sürünür gidersiniz...

(Can Dündar)

10 Haziran 2011 Cuma

KADINLAR SUSARAK GİDER....(Cemal Süreya)




KADINLAR SUSARAK GİDER

Çok uzun emekler verir ilişkisini yürütmek için.

Birinin kadını olmayı yüreği, beyni, ruhu o kadar zor kabul etmiştir ki, başka bir adama ait olmayı istemez.

Erkek gibi, çorbanın tuzu eksik diye kavga çıkarmaz mesela, tam tersi, konuşmamız lazım der.

Erkekler de en çok bu cümleye sinir olurlar. Ertelenir o konuşmalar, maç bitimine, yemek sonrasına ve daha birçok lüzumsuz şeyin ardına ötelenir.

Kadınlar inatçıdır, hayata tutundukları gibi, aşklarına da sahip çıkarlar.

Bu yüzdendir, konuşup derdini anlatma isteği, karşı tarafı ikna edene kadar uğraşırlar.

Sonunda pes eder adam, bir ışık görür kadın, tüm derdini paylaşır.

Genellikle ne cevap alır? Abuk sabuk konuşma! 
Gereksiz ve saçma gelmiştir adama anlatılanlar, hiç de üstünde durmamıştır.

Yine bir sıkıntı, tatmin edilemeden geçiştirilir ve adam gün gelip bunların kendisine ok gibi döneceğini bilemez.

Bir kadışikayet ediyorsa, ya da erkeklerin deyimi ile vıdı vıdı ediyorsa; erkek bilmelidir ki, o ilişkiden hala ümidi vardır kadının.

Yürütmek, birlikte yaşamak, sorunları çözerek mutlu olmak istiyordur. 

Daha önemlisi, o adamı hala seviyordur.

Kadın susarak gider! 

En önemli detaydır, erkeklerin hiç anlayamadığı durum işte bu kadar basittir.

O gün gelene kadar konuşan, kavga eden, tartışan kadın, kendini sessizliğe vermiştir.

Ne zaman ümidini o ilişkiden kestiyse, o zaman sevgisi de yara almış demektir.

Yüreğindeki bavulları toplamıştır, kafasındaki biletleri almış ve aslında bedeni orada durarak, ilişkiden çıkıp gitmiştir.

Kadın, gerçekten gitmişse, çok sessiz olmuştur ayrılışı, kimse hissetmeden, kapıları vurup kırmadan gitmiştir.

Her akşam eve geldiğinde, kapının açıldığını gören adam anlamaz ama bir kadın sessizce gider.

Ne mutfağında yemek pişiren, ne yan koltukta televizyon izleyen, ne gece ruhunu kenara koyarak yatakta sevişmeye çalışan kadın, artık o kadındır.

Bir kadının çığlıklarından, kavgalarından korkmamak gerekir, çünkü kadının gidişi sessiz ve asildir.

CEMAL SÜREYA

4 Mayıs 2011 Çarşamba

NELER KAÇIYOR HAYATTA

Hepimizin hayatında "özlediği" bir şeyler vardır mutlaka..Bu geçmişte yaşamak ya da anılara takılıp kalmak gibi değil de daha çok geçmişte gülümseten anlara olan özlem, o anı ya da en azından benzerini yaşama isteği artık siz ne derseniz..ben özetle özledim diyorum bu günlerde...üstelik oldukça sıkça...




Bazı şeyleri oldum olası "zorunlu" olduğum için yapmaktan haz etmemişimdir bu aralar ise zorunlu olarak yoğun çalışmaktan haz ettiğim söylenemez...yorulmak değil sorun, ya da işimi sevmemek asla değil, kendi tercihim, hayatımın en önemli kararlarından biriydi üstelik..sorun şu ki "zorunlu" olmadan gece gündüz çalıştığım günleri özledim..stressiz, zevkle çalışmayı özledim bile diyebilirim..saatlerin nasıl geçtiğini anlamadığım, işlerin arasında boğulup yatağımda ertesi günkü iş programımı yaparken sızdığım günleri...çünkü o günlerde herhangi bir saat problemi olmadığı için ne kadar yoğun olursam olayım kendime mutlaka gün içinde zaman ayırır, motivasyonumu arttıracak şeyler yapardım...


Akşam üzerleri sahilde 1 saat bisiklete biner tekrar zevkle işimin başına döner geceleri devirirdim...


haftanın bir günü mutlaka alışverişe gider çoğunlukla da işim için gerekli malzemeleri almış olarak geri dönerdim...


hafta sonu geldiğinde arkadaşlarımla programlar yapar işimi aksatmamak için iş yerimde hazırlanır gecenin bir yarısı zor yetişir ama mutlaka sevdiğim insanlarla vakit geçirirdim...


haftada bir mutlaka gece matinesi de olsa sinemaya gider, filmin etkisinden ertesi gün de kurtulamaz hayal dünyasında yaşardım..


Geçen gece nereden geldiyse aklıma çok uzun zamandır hiç salıncağa binmediğim geldi..oysa ki ne çok severdim, ne zaman bir çocuk parkından geçsem deliler gibi koşar ve kendimi salıncakta buluverirdim...


Kulağıma taktım mı kulaklıklarımı sırtımda çantam, çantamda kitabım, saatlerce yürür sonra bir banka oturur sayfalarca okur saati unutur kalırdım...


Sınav zamanlarımı bile özlemişim inanır mısınız...sanki dünyanın en önemli işini yapar gibi bütün notlarımı,kitaplarımı hatta lise çocukları gibi renkli kalemlerimi alır en sevdiğim sahildeki kafeye gider saatlerce ders çalışır ve kendimi dünyanın en mutlu insanı sayardım...
Yıllar boyu aynı kafede rakamlarla boğuştuktan sonra bir anda çizim dosyalarımla gittiğimde elimdeki illüstrasyonları gören garson ne kadar şaşırmıştı...


Senelerce Bursa yollarında elimde valizim denizotobüsü iskelesinin yanındaki çay bahçesinde ajandama içimi dökmeyi özlemişim...dünyanın en özgür kızı benmişim hissini, sanki buralardan gidebilecek gücümün ispatıymış duygusunu özlemişim..o nedenledir ki diplomayı alıp da döndüğümde kabul etmem zaman almıştı ki hala sınav zamanları içim bir hoş olur...


Özlediğim çok şey var aslında her biri de yoğun işlerimin bir türlü düzene girememesinden sıkıldığımda aklıma gelen küçük kaçamaklarmış yazdıkça fark ediyorum....


Neyse ki sevdiği işi yapma özgürlüğü olan küçük şanslı gruptayım bu hayatta ya bir de öyle olmasaydı diye aklıma gelince şükretmekten kendimi alamıyorum..buradan çıkan sonuç şu ki işini ne kadar seversen sev kendini unutup ikinci plana attığın sürece geçmişindeki o en güzel anlar hep aklına gelecektir....

23 Nisan 2011 Cumartesi

23 NİSAN'DA BU BLOG ÇOCUKLARIN


23 Nisan'da yerimizi çocuklara bıraksak bizden çok daha güzel işler yapacaklarına eminim...
Bu blog bugün sizlerin çocuklar...
Daima gülen gözler ile bakın hayata...

19 Nisan 2011 Salı

NERESİNDEN BAKIYORUZ?


Bambu ağaçlarının nasıl yetiştirildiğini biliyor musunuz??
Bambu ağacı yetiştirmeye karar veren kişi tohumu toprağa eker ve sular...ilk iki yıl ektiği tohumları sulayarak geçer ancak toprağın üstünde herhangi bir hareketlenme görülmez..kişi sabırla bekler sonraki 3 yıl da aynı şekilde geçecektir sulayarak ve hala toprağın üstünde herhangi bir kıpırtı, bir filiz görünmeden...
Beşinci yılın sonunda tohumlar fidana dönüşür ve sadece altı hafta içinde boyları 7 metreye ulaşan ağaçlar büyüyüverir...

Bambu ağaçlarının yetiştirilmesi ile kişisel gelişim arasında sık sık bağ kuran bir çok yazıya rastlamak mümkün..Her birinde şu ana soru vardır..."bir bambu ağacı 5 yılda mı yetişir yoksa 6 haftada mı?"

Bir bambunun kaç yılda nasıl yetiştiği sadece onu üreten kişinin düşünmesi gereken sorudur aslında değil mi...
Şöyle ki bambu ağaçları karşımıza çıkan bir çok film karesinde ya da fotoğrafta çoğumuzu büyüleyen görüntüler vermez mi...işte tam da bunu anlatır bu hikaye...o etkileyici görüntüye kavuşmak için verilen emek, harcanan zaman, gösterilen sabır ve tabi ki neticesinde elde edilen başarı...

Hayatımız boyunca "başarılı" olmak için çaba harcarız sürekli...işimizde başarı, doğru dostluklarımızda başarı, iyi aile ilişkilerinde başarı, aşk ilişkilerimizde başarı...Hepsi bir nebze mutlu olmak, biraz huzurlu olmak için değil mi...en büyük başarı bu değil mi...

Elde etmek için çaba harcadığımız her şey zaman içinde gerçekleşecektir mutlaka önemli olan gereken özeni, sabırı gösterebilmek ve ihtiyacı olan zamanı tanıyabilmek...