14 Temmuz 2011 Perşembe
12 Temmuz 2011 Salı
BON JOVI SICAK YUVASINA DÖNDÜ BENDEKİ ETKİSİ HALA DEVAMMM
Orta okul yıllarımızda tanımaya başladım Bon Jovi nihayet geçen hafta cuma gecemize konuk oldu hem de öyle böyle bir misafirlik değildi bu..yıllar süren beklemenin ardından nasıl bir heyecan olduğunu tahmin bile edemezsiniz...yediden yetmişe binlerce insan da benimle aynı fikirde olduğu için kesinlikle gönül rahatlığıyla abartabilirim hissettiklerimi:)
Tek kelime ile tarifi imkansız bir keyif yaşattı bize tam bir buçuk saat non-stop....ilk şarkıdan son şarkıya kadar bitmek bilmeyen bir enerji ve asla düşmeyen performansı ile büyüledi hepimizi....
Tuhaf olanı şu ki sanırım kendisi de her şarkısına başından sonuna kadar eşlik eden Türk izleyicisi tarafından büyülendi ve öyle gitti...yani en az bizim kadar memnun ayrıldı sahneden...
Hiiiçç mütevazi olmayacağım evet kesinlikle kendisi ve elbette ekibi olağanüstüydü ama biz de muhteşem bir izleyiciydik:))
Şaka bir yana izlediğim en ama en güzel konserdi bunu göğsümü gere gere de yazarım arkadaş:)
Arena stadındaki akustik ve de ses sistemindeki rezillik bile gecemize gölge düşüremedi çünkü biz saha içinde max 30 metre ilerimizde şakıyan şaheserin etkisinden hiç bir şey anlamadık ama tribünlerdeki arkadaşlarımız hissetmişler doğrusu...
49 yaşında bir hafta önce dizinden ameliyat olmuş bir starın hiç mi kaprisi olmaz dedirtti doğrusu, o nasıl bir enerjiydi hala etkisindeyim ne yalan söyliyim:)
22 Haziran 2011 Çarşamba
AŞK MI ŞİMDİ BU...
Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında. En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur. Gözyaşlarınız da, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak. Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; "Ölmek var, dönmek yok"tur.
Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını. Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya. Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz: "Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..." Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız. Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya..." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından. Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz. O, sevgisizliğinize yorar bunu... İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür. "Ya sev böyle ya da terk et" diye gürler. Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kâbusa dönüşür birden. Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size. Hoyrattır, bakmaz yüzünüze. Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkûm eder. Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden. "İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz.
Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz. "Madem öyle..." nin çağı başlar ondan sonra. Mademki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, mademki kıymetinizi bilmemiştir, o halde "günah sizden gitmistir". Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece. Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre. Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni. Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini. Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye. Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla... "Bana ne... Kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre...
Ama sonra, ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden. Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi. Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye. Dönüp "Seni hala seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden. Dönemezsiniz. Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız. Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz. Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu...
Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.
Sürünür gidersiniz...
(Can Dündar)
10 Haziran 2011 Cuma
KADINLAR SUSARAK GİDER....(Cemal Süreya)
Çok uzun emekler verir ilişkisini yürütmek için.
Birinin kadını olmayı yüreği, beyni, ruhu o kadar zor kabul etmiştir ki, başka bir adama ait olmayı istemez.
Erkek gibi, çorbanın tuzu eksik diye kavga çıkarmaz mesela, tam tersi, konuşmamız lazım der.
Erkekler de en çok bu cümleye sinir olurlar. Ertelenir o konuşmalar, maç bitimine, yemek sonrasına ve daha birçok lüzumsuz şeyin ardına ötelenir.
Kadınlar inatçıdır, hayata tutundukları gibi, aşklarına da sahip çıkarlar.
Bu yüzdendir, konuşup derdini anlatma isteği, karşı tarafı ikna edene kadar uğraşırlar.
Sonunda pes eder adam, bir ışık görür kadın, tüm derdini paylaşır.
Genellikle ne cevap alır? Abuk sabuk konuşma!
Gereksiz ve saçma gelmiştir adama anlatılanlar, hiç de üstünde durmamıştır.
Yine bir sıkıntı, tatmin edilemeden geçiştirilir ve adam gün gelip bunların kendisine ok gibi döneceğini bilemez.
Bir kadın şikayet ediyorsa, ya da erkeklerin deyimi ile vıdı vıdı ediyorsa; erkek bilmelidir ki, o ilişkiden hala ümidi vardır kadının.
Yürütmek, birlikte yaşamak, sorunları çözerek mutlu olmak istiyordur.
Daha önemlisi, o adamı hala seviyordur.
Kadın susarak gider!
En önemli detaydır, erkeklerin hiç anlayamadığı durum işte bu kadar basittir.
O gün gelene kadar konuşan, kavga eden, tartışan kadın, kendini sessizliğe vermiştir.
Ne zaman ümidini o ilişkiden kestiyse, o zaman sevgisi de yara almış demektir.
Yüreğindeki bavulları toplamıştır, kafasındaki biletleri almış ve aslında bedeni orada durarak, ilişkiden çıkıp gitmiştir.
Kadın, gerçekten gitmişse, çok sessiz olmuştur ayrılışı, kimse hissetmeden, kapıları vurup kırmadan gitmiştir.
Her akşam eve geldiğinde, kapının açıldığını gören adam anlamaz ama bir kadın sessizce gider.
Ne mutfağında yemek pişiren, ne yan koltukta televizyon izleyen, ne gece ruhunu kenara koyarak yatakta sevişmeye çalışan kadın, artık o kadındır.
Bir kadının çığlıklarından, kavgalarından korkmamak gerekir, çünkü kadının gidişi sessiz ve asildir.
CEMAL SÜREYA
28 Mayıs 2011 Cumartesi
22 Mayıs 2011 Pazar
4 Mayıs 2011 Çarşamba
NELER KAÇIYOR HAYATTA
Hepimizin hayatında "özlediği" bir şeyler vardır mutlaka..Bu geçmişte yaşamak ya da anılara takılıp kalmak gibi değil de daha çok geçmişte gülümseten anlara olan özlem, o anı ya da en azından benzerini yaşama isteği artık siz ne derseniz..ben özetle özledim diyorum bu günlerde...üstelik oldukça sıkça...
Bazı şeyleri oldum olası "zorunlu" olduğum için yapmaktan haz etmemişimdir bu aralar ise zorunlu olarak yoğun çalışmaktan haz ettiğim söylenemez...yorulmak değil sorun, ya da işimi sevmemek asla değil, kendi tercihim, hayatımın en önemli kararlarından biriydi üstelik..sorun şu ki "zorunlu" olmadan gece gündüz çalıştığım günleri özledim..stressiz, zevkle çalışmayı özledim bile diyebilirim..saatlerin nasıl geçtiğini anlamadığım, işlerin arasında boğulup yatağımda ertesi günkü iş programımı yaparken sızdığım günleri...çünkü o günlerde herhangi bir saat problemi olmadığı için ne kadar yoğun olursam olayım kendime mutlaka gün içinde zaman ayırır, motivasyonumu arttıracak şeyler yapardım...
Akşam üzerleri sahilde 1 saat bisiklete biner tekrar zevkle işimin başına döner geceleri devirirdim...
haftanın bir günü mutlaka alışverişe gider çoğunlukla da işim için gerekli malzemeleri almış olarak geri dönerdim...
hafta sonu geldiğinde arkadaşlarımla programlar yapar işimi aksatmamak için iş yerimde hazırlanır gecenin bir yarısı zor yetişir ama mutlaka sevdiğim insanlarla vakit geçirirdim...
haftada bir mutlaka gece matinesi de olsa sinemaya gider, filmin etkisinden ertesi gün de kurtulamaz hayal dünyasında yaşardım..
Geçen gece nereden geldiyse aklıma çok uzun zamandır hiç salıncağa binmediğim geldi..oysa ki ne çok severdim, ne zaman bir çocuk parkından geçsem deliler gibi koşar ve kendimi salıncakta buluverirdim...
Kulağıma taktım mı kulaklıklarımı sırtımda çantam, çantamda kitabım, saatlerce yürür sonra bir banka oturur sayfalarca okur saati unutur kalırdım...
Sınav zamanlarımı bile özlemişim inanır mısınız...sanki dünyanın en önemli işini yapar gibi bütün notlarımı,kitaplarımı hatta lise çocukları gibi renkli kalemlerimi alır en sevdiğim sahildeki kafeye gider saatlerce ders çalışır ve kendimi dünyanın en mutlu insanı sayardım...
Yıllar boyu aynı kafede rakamlarla boğuştuktan sonra bir anda çizim dosyalarımla gittiğimde elimdeki illüstrasyonları gören garson ne kadar şaşırmıştı...
Senelerce Bursa yollarında elimde valizim denizotobüsü iskelesinin yanındaki çay bahçesinde ajandama içimi dökmeyi özlemişim...dünyanın en özgür kızı benmişim hissini, sanki buralardan gidebilecek gücümün ispatıymış duygusunu özlemişim..o nedenledir ki diplomayı alıp da döndüğümde kabul etmem zaman almıştı ki hala sınav zamanları içim bir hoş olur...
Özlediğim çok şey var aslında her biri de yoğun işlerimin bir türlü düzene girememesinden sıkıldığımda aklıma gelen küçük kaçamaklarmış yazdıkça fark ediyorum....
Neyse ki sevdiği işi yapma özgürlüğü olan küçük şanslı gruptayım bu hayatta ya bir de öyle olmasaydı diye aklıma gelince şükretmekten kendimi alamıyorum..buradan çıkan sonuç şu ki işini ne kadar seversen sev kendini unutup ikinci plana attığın sürece geçmişindeki o en güzel anlar hep aklına gelecektir....
Bazı şeyleri oldum olası "zorunlu" olduğum için yapmaktan haz etmemişimdir bu aralar ise zorunlu olarak yoğun çalışmaktan haz ettiğim söylenemez...yorulmak değil sorun, ya da işimi sevmemek asla değil, kendi tercihim, hayatımın en önemli kararlarından biriydi üstelik..sorun şu ki "zorunlu" olmadan gece gündüz çalıştığım günleri özledim..stressiz, zevkle çalışmayı özledim bile diyebilirim..saatlerin nasıl geçtiğini anlamadığım, işlerin arasında boğulup yatağımda ertesi günkü iş programımı yaparken sızdığım günleri...çünkü o günlerde herhangi bir saat problemi olmadığı için ne kadar yoğun olursam olayım kendime mutlaka gün içinde zaman ayırır, motivasyonumu arttıracak şeyler yapardım...
Akşam üzerleri sahilde 1 saat bisiklete biner tekrar zevkle işimin başına döner geceleri devirirdim...
haftanın bir günü mutlaka alışverişe gider çoğunlukla da işim için gerekli malzemeleri almış olarak geri dönerdim...
hafta sonu geldiğinde arkadaşlarımla programlar yapar işimi aksatmamak için iş yerimde hazırlanır gecenin bir yarısı zor yetişir ama mutlaka sevdiğim insanlarla vakit geçirirdim...
haftada bir mutlaka gece matinesi de olsa sinemaya gider, filmin etkisinden ertesi gün de kurtulamaz hayal dünyasında yaşardım..
Geçen gece nereden geldiyse aklıma çok uzun zamandır hiç salıncağa binmediğim geldi..oysa ki ne çok severdim, ne zaman bir çocuk parkından geçsem deliler gibi koşar ve kendimi salıncakta buluverirdim...
Kulağıma taktım mı kulaklıklarımı sırtımda çantam, çantamda kitabım, saatlerce yürür sonra bir banka oturur sayfalarca okur saati unutur kalırdım...
Sınav zamanlarımı bile özlemişim inanır mısınız...sanki dünyanın en önemli işini yapar gibi bütün notlarımı,kitaplarımı hatta lise çocukları gibi renkli kalemlerimi alır en sevdiğim sahildeki kafeye gider saatlerce ders çalışır ve kendimi dünyanın en mutlu insanı sayardım...
Yıllar boyu aynı kafede rakamlarla boğuştuktan sonra bir anda çizim dosyalarımla gittiğimde elimdeki illüstrasyonları gören garson ne kadar şaşırmıştı...
Senelerce Bursa yollarında elimde valizim denizotobüsü iskelesinin yanındaki çay bahçesinde ajandama içimi dökmeyi özlemişim...dünyanın en özgür kızı benmişim hissini, sanki buralardan gidebilecek gücümün ispatıymış duygusunu özlemişim..o nedenledir ki diplomayı alıp da döndüğümde kabul etmem zaman almıştı ki hala sınav zamanları içim bir hoş olur...
Özlediğim çok şey var aslında her biri de yoğun işlerimin bir türlü düzene girememesinden sıkıldığımda aklıma gelen küçük kaçamaklarmış yazdıkça fark ediyorum....
Neyse ki sevdiği işi yapma özgürlüğü olan küçük şanslı gruptayım bu hayatta ya bir de öyle olmasaydı diye aklıma gelince şükretmekten kendimi alamıyorum..buradan çıkan sonuç şu ki işini ne kadar seversen sev kendini unutup ikinci plana attığın sürece geçmişindeki o en güzel anlar hep aklına gelecektir....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


























